Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

GEYLU (DENİZE BATIŞ) EFSANESİ

 

      Efsanelerde geçen kayıp kıta Mu'nun aslı, bu gezegende değil. O "Mu" bir gezegen. Dünyamızdaki Mu ise sadece oradan gelenlerin bir süre yaşadıkları kıta. Bence, Mu gezegeninden gelen uzaylılar, dünyada da Mu adını verdikleri kıtaya gelip yerleştiler. Gelen bu uzaylılar, o zamanın dünyalılarına göre çok üstün teknoloji sahibiydiler. Ama gaddardılar da. Onlar gelince, o kıtada yaşayan insanlar, bu gaddarlıktan kaçmak için, değişik yönlere kaçmaya başladılar. Kaçan insanların bir kısmı (Belki 500.000 kişi),uzaylıların uzay araçlarından birini itekleyerek uçurumdan denize düşürdüler. Bu uzay aracı bildiğimiz büyük Mısır piramidinden 2 kat daha büyük bir araçtı. Tabi onlar bunu yaparken, gelen uzaylılar, araçlarını bırakıp, çoktan yeryüzünde yaptıkları evlere yerleşmeye başlamışlardı. Bu yüzden de bu durumu ruhları bile duymadı. Aradan birkaç yıl geçtiğinde ise, suyun dibindeki uzay aracı, okyanusun dip akıntılarıyla ufak kaymalar yaşayıp, adanın dibine doğru ilerleyen bir çatlağa düştü. Oradaki uzay aracı, düşerken, sağa sola çarpma sonucu yakıt deposu alev alınca patladı. Bu patlamanın sesi kıtanın tamamından rahatlıkla duyuldu. Bu patlama Mu gezegeninden gelenlerin yaşadığı kıtayı, okyanusun dibine batırdı. Tabi bu batış 3 ay kadar bir zamanda ağır ağır gerçekleşti. Batışın farkına varan uzaylılar, kaçabilmek için telaşa kapıldılar. Her ne kadar kaçacak olsalar da amaçarı dünyada yerleşecek yeni yer bulmaktı. Belli bir zaman içinde uzay araçlarına geri döndüler. Birbirleriyle iletişime geçerek, eş zamanlı olarak yola çıktılar. Tüm uzay araçlarının aynı anda havalanmaya başlaması adanın batışını hızlandırdı. Zaten Avustralya'nın 3'te 1'i büyüklüğünde olan kıta, okyanusun suları altına gömülmeye başladı.

 

      Uzaylılar, giderlerken, birbirlerine manasız gözlerle bakarak; "Mu? Mu?" diye sordular. İlk defa gördükleri bu manzaranın şaşkınlığı içinde, çaresizce o kıtayı terk etmeye karar verdiler. Ama önce daha önce karar verdikleri gibi başka kara parçaları arayacaklardı. Yatay bir eksende ilerlemeye başladılar. Kıtanın batışından oluşan su hareketi bölgesini aştıklarında, hiç beklemedikleri bir durumla karşılaştılar. Uzay aracına saklanmış bulunan bir grup insan, denize atlamaya başladı. Tabi uzay aracında saklandıkları süre içinde, uzaylıların “Mu? Mu?” diye şaşkınca birbirlerine bakıp konuşmalarına şahit olanlar da olmuştu. Bu insanlar denize atlarlarken, uzaylılar, onları takip ederiz de yerleşecek yeni bir kara parçası buluruz umudu taşıdıklarından onların atlayışını görmemiş gibi davrandılar. Aslında daha önce Mu kıtasında insan kaldığının bile farkında değillerdi. Kendi uzay araçlarına insanların yerleşmiş oldukları da akıllarına bile gelmemişti.

 

      “5000 kadar kişiden oluşan bu insan grubu, diğer insanlar kıtadan kaçarken, kıtada kalmayı tercih etmişlerdi. Kıtada uzaylılardan habersiz olarak yaşıyorlardı. Yaşadıkları alanda fasulye, lahana, fındık, mısır vs. yetiştirmeye devam ettiler. Ta ki kıta batmaya başlayana kadar bu şekilde yaşadılar. Kıtanın batacağı gün, zaten deniz kenarında olan memleketlerinde, insanların bir çoğu kadırgalara binerek yola çıkmak istediler. Ama bilimsel olarak daha gelişkin olan insanlar bunun yanlış olacağını ifade ettiler. Onlara göre ada batarken kadırgalarla kaçmanın hiçbir faydası olmayacağını, batan adanın kendilerini de suyun dibine çekeceğini söylediler. Ama kadırgası olan hiç kimse onların sözünü dinlemedi. Kadırgalarına doluşarak yola çıktılar. Bilimsel olarak gelişkin insanlar, adada kalanlara tek çarenin, kendi topraklarına en yakın uzaylı aracına gitmek olduğunu söylediler. Uzaylıların gezegenine gitmenin şart olduğuna herkesi inandırdılar. Yoksa ada batarken bizi de dibe çeker fikri benimsenmişti. Çok geniş olan uzay aracında, gurbet gezegenine gidene kadar, gizlice yaşayacaklardı. Apar topar, serenderlerindeki tüm erzakları kendilerine en yakında bulunan uzay aracına taşıdılar. İşte uzay araçlarından atlayan insanlar, bu insanlardı.”

 

      Uzay aracından atlayan insanlar, erzak fıçılarına tutunup, okyanusun serin sularında yüzmeye başladılar. Ama bir sorun vardı. Hiçbir yerde kara görünmüyordu. Tüm uzay araçları da onları takip ediyordu. Yüzen insanların bir çoğu, “Biz yüzdükçe, uzay araçları hep aynı yerde duruyor. Demek ki bu denizin suyunda akıntı var. Boşuna yüzüyoruz. Buradan asla kurtulamayacağız.” diyerek endişelerini dile getiriyorlardı. Onların endişesini gören diğer insanlar da endişeye kapılıyorlardı. Ama bu endişeleri yaklaşık 6 saat sonra son buldu. Yüzen insanlar grubu, o anda bir kara parçasıyla karşılaştılar. Sevinç içinde, yaklaşık olarak Kıbrıs adasının dörtte biri boyutunda olan bu adaya çıktılar. Kimileri sudan çıkar çıkmaz ada içlerine ilerlemeye başlarken, büyük çoğunluğu ise kıyıda dinlenmeyi tercih etti. Bir iki saat sonra ise yiyecek bulma çalışmalarına başladılar. İşte bu sıralarda beklemedikleri bir şey oldu. Havada durduğunu sandıkları, aslında kendilerini takip eden uzay araçları üzerilerine doğru gelmeye başladı. Bunu fark eden insan grubundan hiçbiri zerre kadar korkmadı. Oradaki eli tutan herkes yerden birer taş alarak, uzay araçlarına doğru sallamaya başladı. Uzay araçlarının camlardan onları gören uzaylılar ise, onların bu tepkisine kahkahalarla gülerek, uzay araçlarını büyük bir hızla ve saldırıya geçmek üzere üzerilerine sürmeye devam ettiler. İnsanlarla aralarındaki mesafe, yaklaşık 7 km'ye kadar indiği anda, uzaylıları şoke eden bir durum yaşanmaya başladı. Bu durum aslında bir gök taşı yağmuruydu. Gök taşlarının dumanları, uzay araçlarının görüş mesafesini 1 metreye kadar indirdi. Gök taşları da uzay araçlarına ardı ardına isabet etmeye başladı.

      Uzay araçlarının birinde; cama çarpan bir gök taşı bir uzay aracının içine düşünce, içerideki uzaylılardan biri gözlerine inanamadı. “Bu bu bu, insanların attığı taşlardan biri. Bu taş hem yanıyor hem de çok sert geldi. Bunu buraya kadar nasıl yolladılar? İnsanlar bu kadar sıcak taşları tutabildiklerine ve bu mesafeye yollayabildiklerine göre bizden çok çok daha güçlü olmalılar! Belki de doğa üstü güçleri vardır.” diye bir çığlık attı.

      Tam o esnada camdan içeriye, buzdolabı büyüklüğünde bir gök taşı düştü. Uzaylılar hep bir ağızdan, “Bunlar bizi yer! Biz bu insan denen türle hiçbir zaman baş edemeyiz!” diyerek korku dolu çığlıkları attılar.

      Acil olarak diğer uzay araçlarındaki uzaylılarla da haberleştiler. Onlar da aynı korkuları yaşıyorlardı. Telsiz üzerinden 10 dakika kadar süren bir toplantı yaptılar. Sonuç olarak da dünyayı terk etme kararı aldılar. Saniyeler içinde de bu kararlarını uygulamaya geçirdiler. İnsanların attığını sandıkları gök taşı yağmurunun içinde yükselerek ve 1 metreden ötesini uzun süre göremeyerek, Ay'a kadar ulaştılar. Ay'da uzay araçlarına bakım yaptıktan sonra, gezegenlerine doğru tam gaz yola çıktılar.

 

      Uzaylılar gittikten sonra adadaki insanlar sevinç çığlıkları atmaya başladılar. Danslar edip şarkılar söylediler. Sonraki yıllarda uzun süre ağızlardan düşmeyecek birçok şarkıyı ve uzun süre unutulmayacak bir çok dansı o gün buldular. İşte o insanlar yerleştikleri adada yaklaşık 3700 yıl yaşadılar. Bu zaman zarfında, uzaylıların batan kıta Mu'ya bakarken, "Mu? Mu?" diye birbirine bakışlarını taklit ede ede, zamanla günlük dillerine de kattılar. Mu, artık Lazcanın içerisinde “Ne?” olarak kullanılan kelimeye dönüştü. Tabi bu zaman zarfında konuşma dilleri de değişti. Yeni bir dil, yani Lazca doğdu. Bu arada o adada yaşayan çeşitli canlılara isim de verdiler. Bu gün bile halen kullanılan Dima Koçi adındaki canlı da o zamanlar o adada yaşayan bir canlı türüydü.

 

      3700 yıl sonunda ise bulundukları adada kuraklık yaşanması nedeniyle, toplu halde kadırgalara binerek adadan ayrıldılar. Bin yıllar süren bir göç sürecinin ardından Bu günkü Arhavi, Hopa, Ardeşen, Fındıklı, Pazar, Batum, Çayeli, Rize, Trabzon Sohum vb.nin bulunduğu coğrafyaya yerleştiler. Burada daha önce Mu kıtasından dünyaya yayılan diğer insanlar gibi göçler sonucu gelmişlerdi. Ve belli bir zaman sonra kendileri gibi Türk olan ve Mu kıtasından daha önce kadırgalarla gelen insanlara komşu oldular. Zaman içinde diller farklılaşmıştı. Ama belli bir zaman süresinde yine bir araya gelip, önceki öz dilleri olan Türkçeyi de yeniden öğrendiler. Yani Lazlar Türktür. Lazları geniş bir Türk ailesi sayabiliriz. Tabi ben de laz ailesinin bir ferdiyim.

 

     Bu arada Mu kıtasından ayrılan uzaylıların torunları da mağlup olduklarını düşündükleri o günden beri teknolojilerinde yaşadıkları her gelişmenin ardından, mağlubiyetin öcünü almak amacıyla tekrar tekrar dünyaya gelip, gök yüzünden dünyayı izleyip, gücümüz yeter mi diye bizi sınıyorlar. “Acaba bu seferki teknolojimizle bunları yenebilir miyiz?” diye,kendilerine sorarak atmosferimizde gezinip duruyorlar. Her gök taşı yağmurunda da korkarak, ufolarının ışıklarını yakarak tam gaz kaçıyorlar. Aslında ışıkları söndürüp bekliyor olsalar da gök taşları düşerken görüş sahaları azaldığından ışık yakmak zorunda kalıyorlar. Bu arada dünya üzerinde elinde taş tutan birini gördüklerinde de ardına bile bakmadan kaçtıklarını söylememe gerek yoktur sanırım. :D

 

 

 

 

 

      (Yazıda geçen hayal ürünüdür. Gerçek ilgisi olanlar da olduğu gibi, olmayanlar daha çoktur.)

 

 

Murat Yediyüzyıl